Türkiye’nin uzun yıllardır karşı karşıya bulunduğu terör sorunu, yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanabilecek veya yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülebilecek bir mesele değildir. Terörün ortaya çıkardığı can kayıpları, ekonomik ve sosyal tahribat kadar, toplumda meydana getirdiği güvensizlik ve kutuplaşma da dikkate alınmalıdır.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefi, her şeyden önce hukuk devleti anlayışı içerisinde değerlendirilmelidir.
Bir hukukçu açısından meseleye bakıldığında temel ölçü bellidir: Devletin güvenliği ile bireyin temel hak ve özgürlükleri birbirinin alternatifi değildir. Aksine, kalıcı güvenliğin en sağlam zemini hukukun üstünlüğüdür.
Terörle mücadelede devletin elbette meşru ve güçlü araçları vardır. Ancak bu mücadelenin hukuk içerisinde yürütülmesi, hem devletin meşruiyetini güçlendirir hem de toplumsal barışın kalıcı hale gelmesine katkı sağlar. Hukuk devleti, zor dönemlerde ihtiyaç duyulan bir ilke değil; tam da zor dönemlerde vazgeçilmemesi gereken temel bir değerdir.
Türkiye’nin önünde yeni bir fırsat varsa, bu fırsatın yalnızca silahların susması şeklinde anlaşılmaması gerekir. Asıl hedef, insanların kendisini güvende hissettiği, farklılıkların tehdit olarak görülmediği ve herkesin hukuk karşısında eşit olduğuna inandığı bir toplumsal düzenin güçlendirilmesidir.
Burada özellikle altını çizmek gerekir ki, terörle mücadele ile demokratikleşme birbirine karşıt kavramlar değildir. Tam tersine, güçlü bir hukuk düzeni ve etkin işleyen adalet mekanizması, terörün beslendiği toplumsal ve siyasal zeminin daraltılmasında önemli bir rol oynar.
Ancak bunun gerçekleşebilmesi için geçmişte yaşananların da hukuk çerçevesinde ele alınması gerekir. Devletin güvenlik ihtiyacı ile vatandaşın adalet beklentisi arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır. Suç ile düşünce, şiddet ile siyasi görüş, terör eylemi ile demokratik talep birbirinden ayrılmalıdır. Bu ayrım yapılmadan yürütülecek her tartışma, meseleyi yeniden bir güvenlik ve kimlik tartışmasına dönüştürme riski taşır.
“Terörsüz Türkiye” ifadesinin gerçek anlamına kavuşabilmesi için yalnızca terör örgütlerinin silah bırakması değil, hukukun üstünlüğünün toplumun bütün kesimleri bakımından aynı şekilde hissedilmesi gerekir.
Çünkü kalıcı barış, sadece çatışmanın sona ermesi değildir. Kalıcı barış; adalet duygusunun güçlenmesi, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin yeniden tesis edilmesi ve farklı düşüncelere sahip insanların aynı hukuk düzeni içerisinde kendisini güvende hissedebilmesidir.
Bu süreçte siyasi hesaplardan ve günlük tartışmalardan mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Türkiye’nin meseleye günübirlik değil, gelecek nesilleri de dikkate alan bir devlet aklıyla yaklaşması önemlidir.
Sonuç olarak, Terörsüz Türkiye hedefi desteklenmesi gereken önemli bir hedef olmakla birlikte, bu hedefin yöntemi ve hukuki zemini en az hedefin kendisi kadar önemlidir. Terörün sona erdiği, ancak hukuka olan güvenin zayıfladığı bir Türkiye kalıcı bir başarı ortaya koymuş sayılmaz.
Asıl başarı; terörün olmadığı, hukukun üstün olduğu, adalet duygusunun güçlendiği ve vatandaşların devletine güven duyduğu bir Türkiye inşa edebilmektir.
Çünkü güvenlik geçici tedbirlerle sağlanabilir; fakat kalıcı huzur ancak hukukla mümkün olur.


YORUMLAR