İnsanın avuçlarından kayıp giden, tutmak istedikçe daha da hızlanan o ince zaman çizgisi… Bir bakmışsınız çocukluk bitmiş, bir bakmışsınız gençlik… Ve dönüp geriye baktığınızda, sanki hepsi bir film sahnesi gibi gözlerinizin önünden akıp geçiyor.
İlkokulun o masum günleri… Üzerimizde annemizin özenle giydirdiği kıyafetler, elimizde kitaplar, yüreğimizde tarifsiz bir heyecan… Sonra ortaokul, ardından lise… Her biri ayrı bir hatıra, ayrı bir iz bırakmış kalbimizde. Üniversite yılları ise hayallerle korkuların iç içe geçtiği bir dönemeç… Sınavlar, umutlar, bekleyişler…
Ve nihayet… Hayalini kurduğumuz meslek.
İlk görev yeri, ilk maaş, ilk sorumluluk… O an insan “artık hayat başlıyor” zannediyor. Oysa asıl hızlanan tam da o andan sonra zaman oluyor. Öğretmenlik, yöneticilik, yılların getirdiği tecrübe derken… Farkına bile varmadan ömrün en güzel yılları geride kalıyor.
Bizim hikâyemiz biraz daha başkaydı…
Gaz lambasının loş ışığında ders çalışan çocuklardık biz. Elektriğin olmadığı gecelerde bile hayallerimizi aydınlatmayı başaran bir nesildik. Okula gitmek bazen kilometrelerce yolu yürümek demekti. Bir kitabın, bir defterin kıymetini bilerek büyüdük.
Zorluklar vardı, evet… Ama o zorluklar bizi eksiltmedi.
Aksine, bizi yoğurdu… Sabretmeyi öğretti, kanaat etmeyi öğretti, mücadele etmeyi öğretti. Hayatın kıymetini, elde edemediklerimizle değil; elde etmek için verdiklerimizle anladık.
Bugünün çocukları ise bambaşka bir dünyanın içinde büyüyor.
Her şey ellerinin altında, bilgi bir dokunuş kadar yakın. İmkânlar geniş, yollar açık… Ama insan yine de sormadan edemiyor:
Acaba daha mı şanslılar, yoksa bir şeyleri eksik mi yaşıyorlar?
Çünkü hayat sadece kolaylıklarla anlam kazanmaz.
İnsanı olgunlaştıran biraz da yokluk, biraz da sabır, biraz da bekleyiştir. Biz zorluklarla büyüdük, onlar kolaylıklarla büyüyor. Ama her kolaylık, beraberinde başka bir imtihanı getiriyor.
Belki onlar bizim çektiğimiz sıkıntıları yaşamıyor…
Ama biz de onların yaşadığı hızın, yalnızlığın ve hazır olanın içinde kaybolma tehlikesini yaşamadık.
Demek ki mesele ne geçmişte, ne de bugünde…
Mesele, insanın kendinde saklı.
Yıllar geçiyor…
Ama geriye ne kalıyor biliyor musunuz?
Biraz emek, biraz sabır…
Ve en çok da yaşanmışlık…
İşte bütün mesele, bu yaşanmışlıkların içinden insan kalabilmekte.
Ve belki de en büyük sorumluluk bizim omuzlarımızda:
Geçmişin sabrını, bugünün imkânlarıyla birleştirip;
Geleceğe sadece bilgili değil, aynı zamanda güçlü, merhametli ve değer sahibi bir nesil bırakabilmekte…




YORUMLAR